MODERN ÇAĞIN KÖLELERİ
Ömer Dağcı
sadsadasd
01-08-2015

             Dostlar geçen yazımdan dolayı bayağı olumlu olumsuz eleştiri aldım. Hepinize teşekkür ederim. Demek ki yazıma şöyle bir bakıp geçmiyorsunuz. Hadi gelin bu haftada yakın tarihten günümüze hayatımızdaki değişimlerden ve sonuçlarından söz edelim. Ama peşin olarak anlaşalım. Ben asla teknoloji düşmanı bir kökten gerici biri değilim. Elimden geldiği kadar teknolojiyi takip ederim. Ama yerli yerinde. Çoğunuzun babası bilgisayarı görmemişken bendeniz 1988’de bilgisayar kullanmaya başladım (Amma da reklamımı yaptım be). Gelelim konumuza:


 


           Yakın zamana kadar çiftçimiz buğdayını orakla biçip, harman yerinde sapla samanı ayırır ve buğdayını taş değirmende öğütürdü. Elde edilen un esmerdi, yani kepekliydi ve sağlıklıydı. Günümüzde köylü hemşerimiz genleri ile oynanmış buğdayı tarlasına ekmekte. Ektiği buğdayı biçerdöğerle hasat edip buğdayını fabrikaya götürüp beyaz ununu almakta. Mübarek beyaz un kullanırsa sanki sosyeteye girecek. Alın size bir örnek daha: Üzümü biçen köylü pekmezini, pestilini, çekçeğini, bastığını kendisi üretirdi. Şimdi ne yapıyor peki? Üzümünü satıp fabrikasyon bu ürünleri almakta. Zahmetsiz ama sağlıksız. Köylü vatandaş yetiştirdiği tavuğunu satıp marketten bunun karşılığında 3-4 tavuk alınca kar ettiğini sanmakta. Bugün köylere gidin bakın milletin efendisi olan köylü artık bakkal-marketten aldığı yumurta, et, süt, bal… gibi sağlıksız ürünleri evine sokmakta. Ne acı değil mi dostlar?. Mübarek kendi evinde bunları yetiştirmekten aciz.


 


         Değişen ne oldu diye düşündünüz mü? Köylü tembelliğe alıştığı gibi vatandaşın da kepeksiz un ve diğer bozuk gıda ürünleri nedeni sağlığı bozuldu. Ondan sonra koştur doktora, ver paranı eczacı amcaya. Bendeniz bile bozulan sağlığım nedeni poşet poşet ilaç almak zorunda kaldım.


 


         Şehirlerdeki manzaralar da köyden aşağı kalır değil canlar. Çocukluğumuzda bir kazanda pişirilen yemeği hep beraber amcamlarla birlikte paylaşırdık. Ama nasıl diyeyim size? Onbeş nüfus kazana saldırıp karnımızı doyurmaya çalışırdık. Yarışta gevşek davranan aç kalırdı. Yemek bir anda biter ve deterjanla bile temizlemeye gerek kalmadan ekmekle her tarafı temizlenirdi. Elektriğin buzdolabın olmadığı dönemde yemek kültürümüz bunu gerektirirdi. İnsanlar fakirdi ama mutluydu.


 


           1969 yılında Cengiz Topel ilkokuluna giderken ilk kez ayakkabı giydiğimi hatırlarım. Tabii yanında bir pantolon. Ama ayakkabı ve elbise eskidiği zaman hemen yama yapılırdı. Hatta yamanın üstüne yama bile yapılırdı. Akşam üzeri Topçu Meydanına gelen buz kamyonunda metreyle ölçülüp testere ile kesilen buz kalıbını alıp bahçede bulunan küpe basar ve sabaha kadar soğuk su ihtiyacımızı giderirdik. Gece olunca rahmetli anam ve büyüklerimiz cinli-canavarlı haketler(hikaye) anlatarak bizi uyuturdu. Gaz lambası eşliğinde yemekten sonra koyu bir sohbete ailece dalardık. Yani birbirimizin yüzünü görür, hep birlikte aile olmanın tadına varırdık.


 


           Okulun ikinci döneminde İstanbul’a taşındığımızda okula gitmek için bir mahalleden diğer mahalleye kışın soğuğuna, yağmuruna, yazın sıcağına aldırmadan yürürdük. Okul servisi mi? O da neydi yahu? Servisi bırakın belediyeni doğru dürüst bir çöp arabası bile yoktu. Elbiselerimiz yine yamalıydı. Evde işi gücü olmayanlar sanayağ, tüp, pirinç, et… kuyruğuna giderdi. Evet dostlar kuyruğa giderdik, haket değil gerçek.


 


           Gelelim günümüze dostlar. Eskinin kızları arasında bir söz dolaşırdı “Zetina dikiş makinası her genç kızın rüyası” Hanım kızlar bir dikiş makinası için canlarını verirdi. Şimdi evler artık elektrikli-elektronik eşyalar çöplüğüne pardon müzesine dönüşmüş bir durumda. Kız tarafı erkek tarafına uzun bir çeyiz listesi uzatıveriyor hemen. Listenin başında iki TV. Birinde beyefendi Brezilya’daki maçları seyrederken gelin hanım evladımız Brezilya dizilerini seyredecek. Ha bebek büyüyünce de ona çizgi film seyredeceği bir TV alınacak. Listenin ikinci sırasında iki tane bulaşık makinası var. Birinde temiz tabaklar, diğerinde kirli tabaklar bulunacak. Ter-ü taze gelin hanım yorulmasın canım, ona yazık değil mi? Listeyi uzatalım mı dostlar.


 


       Evde yemek yerken artık herkesin ayrı tabağı var. Hem de her yemek için ayrı tabak, kaşık, çatal, bıçak var. Ama burada durun dostlar. Ailenin bir arada bulunduğu yemek ortamı bile değişti. Evin biricik kızı yemek zamanı odasında arkadaşı ile chatleşmekte, evin istikbali olan erkek evlat internet cafede veya…. Yemek anne-baba tarafından baş başa yenilmekte. Zaten onlarda yemekten sonra dargın kardeşler gibi ayrı ayrı köşelerine çekilmekteler. Sadece TV’deki reklam aralarında bir iki kelime konuşmaktalar. Alın size modern aile tablosu.


 


         Sabah oldu mu çocuklar servisle okula gitmekte. Duyduğumda inanmadığım bir şey söyleyeyim mi bir öğrenci düşünün Kasaptaşından Şanlıurfa Anadolu Lisesine 150-200 metrelik yola bile servis beklemekte. Amaç benim oğlum, kızım yorulmasın. Peh peh ne günlere kaldık yarabbim. Azıcık yürürlerse ayakları ağrıyacak yavrucakların. Vah vah. Ondan sonra:


 


“Bey bey oğlanın balkonları (Pardon göbeği) çıktı, obez olacak obez, bey sana söylüyorum duymadın mı? Yav gene yemekten sonra televizyonun karşısında uyumuşsun” Akşam ye kebapları, sabahları loppe loppe göbeğini sallayarak Kasaptaşı parkında sanki peşinde it varmış gibi zayıflayacağım diye koştur babam koştur. Olmadı benim muhterem Şanlı yiğit Urfa’lı hemşerim olmadı.


 


             Yine başınızı ağrıttıksa af ola.


Bu yazi toplam 38959 defa okunmuştur
Henüz yorum yapilmamis.
Yazarin Diger Yazilari